Binbir türlü kokuyorsa yaylalar siyah gözlerine beni de götür!

Cumartesi, Ocak 13 - Yabancıya banka satmakla kız vermek arasındaki 4 benzerlik ve 1

Kategori: Guncel

 

Yabancıya banka satma tartışmaları şu aralar yine gündemde. Peki yabancıya banka satmakla kız vermek arasında benzerlikler var mıdır? Araştırdık ve sadece 4 tane benzerlik değil, 1 tane de fark tespit ettik..

 

Geçtiğimiz yılın en çok konuşulan konularından birisi hiç kuşkusuz yabancılara yapılan banka satışlarıydı. Bankaların yabancılara satışına toplumun çeşitli kesimlerinden çok farklı tepkiler geldi. Kimisi ‘parayı veren düdüğü çalar’ dedi, kimisi ‘o zaman al parayı çal düdüğümü’ diye serzenişte bulundu. (Not: Çıkan kavgada 8 kişi öldü 36 kişi yaralandı..) Halkımızın ise her zamanki gibi konuyla ilgili ne fikri ne de zikri bulunmaktaydı, zira satılan bankalar kendilerine ait olmadığı için, halk, iyi mi kötü mü diye araştırma gereği bile duymamaktaydı. Bu tartışmalar yıl sonuna doğru bir süre durduysa da şu sıralar Halkbank’ın satılacağına ilişkin haberlerle birlikte bankaların yabancılara satılması tartışmaları, tekrar alevlendi.

 

 

Bu aralar piyasada ‘düdük’ söylemleri yeniden aldı başını gidiyor. ‘Düdük çalma’ hassas mevzu, konu da ‘Halk’bank olunca halk arasında ‘sen kime düdük dedin lan’ infiali yaratmamak için konuyu bir de halk dilinde anlatmaya çalışalım dedik. İyi mi ettik, kötü mü ettik bilmem ama sürçü lisan ettiysek şimdiden affola. 

 

Başlıktan da anlaşılacağı üzere bankamızı yabancıya vermekle, kızımızı vermek arasında ‘şimdilik’ 4 benzerlik ve 1 fark tespit ettik.

 

 

1)

 

-         Yerli bankayı alan yabancı banka, kar etmeye dönük bir zihniyetle çalışırsa ve bankayı daha da büyütürse hiç kuşkusuz bizim ülkenin ekonomik büyümesine de katkısı olacak ve bizim ülke insanları için iş olanakları yaratacaktır.

-         Kızımızı verdiğimizde de durum benzerdir. Kızımız yabancı herif sayesinde uluslararası tecrübe kazanacak, dil öğrenecek ve iş dünyasında daha çabuk yükselecektir. Böylece hem kendi gelirini artıracak hem de çalıştığı şirkete kardeşi ya da kuzeni olacak haytaları da aldırarak ailedeki işsizliği azaltacaktır.

 

 

            2)

 

-         Yabancı banka bizim bankayı aldığı zaman, söz konusu bankanın bizim ülkenin taşıyla, toprağıyla, çimentosuyla yapıldığı gerçeği değişmez; ama tüm nimetlerinden faydalanma hakkı (kullanım hakkı) artık yabancıya aittir.

-         Yabancıya gönlünü kaptıran kızımızın da DNA’sına bakarsanız anasının babasının genlerini görürsünüz, değişmez.. Ama gelin görün ki kızımızın kullanım hakkı artık kocası olacak yabancı herife aittir.

 

 

3)

 

-         Gönlünü kaptırmak demişken; kızımızı verirken tabii ki kalbini de veririz, hatta kalbini daha önce kızımız kendi zaten vermiştir. Vücuda kan pompalayan, kızımıza hayat veren işte o kalptir. Yabancıyla aralarında ilerde bir problem olursa kızımızın kalbi kırılır, ve belki de ‘Allah Korusun’ kalp krizi filan geçirir.

-         Bankalar da bir ülkenin kalbidir. Para pompalar ekonomiye ve hayat verir ticari hayata. İlerde bir problem olursa yabancı da diyebilir ki ben para pompalamayı bıraktım, memlekete gidiyorum. İşte o zaman elimizdeki bankaların çoğunu verdiysek ticari hayat durur ülkede, ve bugüne kadar görülmemiş bir ekonomik kriz ortaya çıkar.

 

4)

 

-         Yabancı bankaların kendi ülkelerini yöneten devlet adamlarıyla sıkı ilişkileri vardır. Bu bankalar bir şirket gibi kar etme amacıyla değil de kendi ülkelerinin politikası doğrultusunda da hareket edebilirler, engeleyemezsiniz. Ve bankalar ekonomide söz sahibidir. Bu yüzden yabancı bankanın üzerinde etkisi olan yabancı devlet adamlarının, bizim ülke üzerinde de söz sahibi olması kaçınılmazdır. Bağımsızlık elden gitmiştir.

-         Yabancı damatların da yakın ilişki içerisinde oldukları aile büyükleri vardır ve bu aile büyüklerinin çoğu 2. Dünya Savaşını yaşamış milliyetçi tiplerdir. Kızımızın üstünde bizim yabancı damat aracılığıyla baskı kurup bizim aileyi bile yönetebilirler arada kızımız varken ‘Ceddin Deden Neslin Baban’ bile işe yaramaz.

 

Ve bir FARK

 

-         Bankamızı yabancıya sattığımızda düdüğü çalan, parayı veren yabancıdır.

-         Kızı verdiğimizde ise düdüğü yabancı çalmaz...

 

Kim mi çalar??

 

Valla bu örnekte kim çalar bilmem, ama yakından tanıdığım bir ülkede düdüğü hep ülkenin halkı çalar..

 

Kalın sağlıcakla..

 

Not: Metindeki benzetmelerden dolayı hanım kızlarımızın ‘mizah-ül affına’ sığınıyor, dünyanın hiç bir yerinde kadınlara mal olarak bakılmadığı asırlar diliyoruz..

 

Kaynak

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Salı, Kasım 5 - Avrupa'nın On Büyük Yalanı

Kategori: Avrupa

Cemil Meriç, “Kartaca’nın tarihini Roma’dan dinledik” diye yazmıştı. Roma karşısında mağlup olan ve bütün izleri silinen bu Afrikalı devlet, tarihini anlatacak bir Kartacalı çıkıncaya kadar sessizliğini koruyacak muhtemelen. Avrupa’nın Kartaca’sı olan Osmanlı tarihini de Avrupa merkezli bir bakışla okuyup okutmuyor muyuz? Biz de Osmanlı’nın tarihini Avrupa’dan dinleyenler safında değil miyiz? Osmanlı tarihini ‘Viyana’ya gittik, Viyana’dan döndük’ şablonuna sıkıştırarak anlatma hastalığımızdan belli değil mi bu? Niye Tebriz’e, Aden’e, dünyanın bir ucundaki Hindistan’ın Goa limanına kadar gittik demiyoruz da, Viyana’ya gitmeyi bu kadar önemsiyoruz? Üstelik Viyana’nın İstanbul’dan mesafesinin sadece 956 kilometre olduğunu bile bile söylüyoruz bunları (oysa Osmanlıların fethettikleri Bağdat’ın İstanbul’a olan mesafesi 1,334, Kirmanşah’ınki ise 1,579 kilometredir). Daha Yemen’i dâhil etmiyorum listeye, çünkü ölçüm aletlerimizi maazallah patlatabilir.

Tarihimizle ilgili bilgilerimizde Avrupa bu denli sabit, değişmez bir ölçü ise, bizzat Avrupa tarihiyle ilgili bilgilerimizde bu haydi haydi böyledir. Bu yazıda Avrupa’nın kendisi hakkında uydurduğu, sonra da beyinlerimize yerleştirdiği 10 yalana eğilecek ve onların gözlerimize serap serpen kuyu başlarında beliren saflığımıza beraberce güleceğiz. Buyurun.

1) Yunan mucizesi yalanı

Antik Yunanlıların insanlık tarihinde eşsiz bir mucize gerçekleştirdikleri tezi, kendi karanlık dünyasına fener tutmak için çırpınan Avrupalı aydınlar için afyon etkisi yapmış ve bu efsaneye can simidi gibi yapışmışlardır. Neden? Çünkü Rönesans yıllarında Avrupalılar ele gelir neleri varsa bunları Müslümanlardan aldıklarını biliyor ve Müslümanlar karşısında içine düştükleri aşağılık kompleksinden kurtulabilmek için onların haricinde bir tutamak arıyorlardı.

İşte sözde Yunan mucizesi, bu iflah olmaz hastalığa bir tür sahte deva olarak sunulmuştu. Nitekim bu tez, hiçbir işe yaramadıysa bile Yunan halkının Osmanlı bünyesinden koparılması için Avrupa çapında bir heyecan dalgasına yol açtı ve bağımsız bir Yunan devletinin kurulmasıyla sonuçlandı. Oysa ne o gün Yunanistan’da yaşayanlar Eflatun ve Aristo’nun torunlarıydı, ne de ortada herhangi bir mucize vardı. Üstelik Martin Bernal’in “Black Athena” adlı 4 ciltlik çalışmasında yetkinlikle ortaya çıkarttığı gibi, “Yunan mucizesi” diye bilinen uygarlığı kuranlar Yunanlılar değil, siyah derili Afrikalılardı, yani Fenikeliler ve Mısırlılar! Velhasıl Yunan mucizesi tezi, Romantiklerin icad ettikleri bir yalanı pazarlama çabasından başka bir şey değildi.

2) Magna Carta yalanı

Hangi aklıevvelin kitabını açsanız, dünyada demokrasinin ve anayasa hukukunun başlangıcı olarak İngiltere Kralı I. John’un yetkilerini kısıtlayan Magna Carta adlı belgeyi önünüze sürerler. ‘Adamlar daha Selçuklular devrinde demokrasinin temellerini atmışlar kardeşim’ yollu konuşmalara siz de sık sık rastlamış olmalısınız. Oysa çok özel bir durumdan neşet eden bu belgenin o günkü İngiltere tarihi için dahi “gerici” bir belge olduğunu bilmek önemlidir. Bakın neden?

Bir kere 1215 yılında imzalandığı bilinen Magna Carta’nın kral tarafından imzalanan orijinali değil de, kopyaları elimizdedir. İkincisi, bu belge ilerici değil, düpedüz gerici bir belgedir, çünkü Kral, feodal beylere, baronlara yeni vergiler yüklemek istiyor ve merkezî hükümetin gelirlerini artırmaya uğraşıyordu; baronlar ise tam tersine, eski düzendeki vergilerin aynen devamı için bastırıyorlardı. İşte krala imzalatılan belge, feodal ayrıcalıkların yeniden tanınmasını getiriyordu, kaldırılmasını değil. Yani ileriye gidişi değil, eskiye dönüşü amaçlıyordu.

Ancak tarihte yapılan bazı hareketlerin amaçlanmamış sonuçlar doğurması nadir rastlanan bir durum değildir. İşte Magna Carta’yı imzalatanların başına gelen de bu oldu. Onlar feodal sisteme dönülmesi için uğraş verirken, sonraki kralların, çözümü feodal düzenin dışında aramalarına yol açmış, böylece tahkim edeyim derken feodal düzenin yıkılmasını kolaylaştırmışlardı. Bu sebepledir ki, Kral I. John üzerinde uzmanlaşan Johns Hopkins Üniversitesi eski öğretim üyelerinden Sidney Painter, açıkça “Magna Carta’da demokrasi yoktur” diyebilmektedir. Çünkü bu belge, İngiliz feodalizminin resmi beyanlarından biridir sadece. Painter’ın altını çizdiği bir başka husus ise bu feodal geleneğin modern demokrasilerimizde yaşamaya devam ettiğidir! (1808 Sened-i İttifak’ını Magna Carta’nın geç bir yansıması olarak gösterenlerin ‘gözüne gözlük’ diyelim mi?) Yani aslında feodal düzen yıkılmadı, ruhu modern demokrasilere geçmiş oldu sadece.

3) Rönesans yalanı

“Rönesans” (Renaissance) kelime anlamı itibariyle ‘yeniden doğuş’ demek. 19. yüzyıl tarihçileri tarafından aydınlık kabul ettikleri kendi çağlarını karanlık Ortaçağ’dan ayırt etmek üzere icat edilen “Rönesans” terimi, nedense fazlasıyla ciddiye alınmış ve sanki tarihte böyle bağımsız bir dönem yaşanmış gibi gösterilmiştir. Oysa tarihte Rönesans’ı meydana getiren ustaların yaşadığı ve eserlerini ortaya koydukları bir zaman diliminden söz edebilmekle birlikte, öyle planlı programlı, tasarlanmış, başı ve sonu belli bir dönemi kesinlikle göremeyiz.

İnsanın otoriteleri sorgulamaya başladığı dönem olarak yüceltilen Rönesans’ın kendisi nedense sorgulanmaz, kutsal bir inek gibi çevremizde döner durur. Oysa Lynn Thorndike adlı uzman, daha 1943 yılında şunları söylüyordu: “Hiç kimse Rönesans’ın ayrı bir dönem olarak varlığını ispatlayamadı; hatta bunu yapmak için çaba da göstermedi.” Yani Rönesans’ın Orta Çağlardan nasıl ayırt edilebileceğini bilmediğimiz halde Rönesans’ın varlığı hakkında kesin bir dille konuşabiliyoruz.

İşte günümüzün en önde gelen Rönesans uzmanlarından Peter Burke, dikkatimizi Rönesans’ın Latin ve Yunan kaynaklarına, yani binlerce yıl öncesine bir ‘geri dönüş’ hareketi olduğu noktasına çeker. Yani Rönesans aydınları, aslında ilerici değil, gericidir. Nitekim genellikle Rönesans’ın hümanist yazarları arasında zikredilen Montaigne, bazı bakımlardan Rönesans aleyhtarı değil midir?

Avrupa tarihinin yalanlarını bir yazıya sığdırmak ne mümkün! Keşke imkânım olsa da hepsini geniş geniş anlatabilsem sizlere. Belki bir kitapta, kim bilir!

 4. Amerika’nın keşfi yalanı

Avrupa’nın aslında epeyce geç kalmış “keşifler çağı”, Kristof Kolomb’un Hindistan’a gitmek için yola çıkıp tesadüfen Amerika’yı keşfetmesiyle başlatılır ve amacı, dünyayı tanımak ve dışa açılmak gibi masum sebeplerle açıklanır. Oysa gemide tuttuğu seyir defterinden gerçek niyetini öğrenmek mümkündür Kolomb’un: Tutsak aldığı yerlileri çalıştırarak elde edeceği altın ve gümüşleri gemilerle Portekiz’e getirmek ve “kâfirler”in, yani Müslümanların elindeki kutsal toprakları ele geçirmek. Bunu bir Haçlı seferiyle gerçekleştirmeyi düşlüyordu masum kâşifimiz. Kolomb’un, Müslümanların bulunduğu ülkelerin doğusunda bulunan efsanevî Hıristiyan Kral Prester John’un yardımını sağlamak ve böylece bir sandviç harekâtıyla İslam tehdidini bertaraf etmek üzere Hindistan’a gittiğini de okuyunca mesele iyice çetrefilleşiyor.

Bu yalanın bir başka boyutu da şu: 1492, Amerika’nın keşif tarihi değil, sonradan “Amerika” adı verilen toprakların işgal tarihidir. Zira Amerika, Kolomb’dan yüzyıllar önce Vikingler tarafından keşfedilmiş, bazı Müslüman gemiciler Güney Amerika’ya gidip gelmiş, nihayet son ortaya atılan iddiaya göre ise Çinli bir Müslüman olan Zeng He, bu defa Çin’den yola çıkarak Amerika’ya ulaşmıştır. Velhasıl Kristof Kolomb, Amerika’nın ilk değil, son kâşifidir.

5. Bilimsel devrim yalanı

Bazı yalanlar tekrarlana tekrarlana apaçık doğrular katına çıkabiliyor. “Bilimsel devrim” terimi ilk kez 1939’da ortaya atılıyor. Yine de onu bir kitabın kapağında görmek için 15 yılın geçmesi gerekecektir. Hepi topu 50 yıllık bir ömrü bulunan bu terimin dimağımızı böylesine felç etmesi de gösteriyor ki, bir büyücülük olayıyla karşı karşıyayız. Tek farkı, büyünün bilimsel bir kılıkla yapılıyor olması.

California Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü olan Steven Shapin, “Bilimsel Devrim” adlı kitabına bu yalanın tarihini yazmakla başlıyor. Shapin’e göre “bilim” ve “bilim adamı” terimleri ancak 19. yüzyılda kullanıma girmiş olup 20. yüzyıl başlarına kadar da yaygınlaşmamıştır. Yani bilimin kamuoyu nezdinde bugünkü değerini kazanması, dün denilecek kadar yeni olaydır. Dolayısıyla hem Avrupa, hem de Osmanlı tarihine, bilimin bugün kazanmış olduğu yeni çerçeveden bakarsak fena halde çuvallarız.

Bugün ‘bilimsel devrim’ denilince akan sular durur. Birisi Kopernik, Galile ve Newton’dan söz etti miydi, ayet duymuşçasına sessizliğe bürünür çehreler. Dudaklar bükülür, anlamlı anlamlı kafalar sallanır, ‘Elin adamı neler yapmış bizimkiler uyurken’ nutuklarına sığınılır. Oysa meselenin iç yüzü hiç de öyle değildir.

Mesela Newton’un yaşadığı devirde Cambridge Üniversitesi’nin hali niceydi, biliyor muyuz? Okuyacak öğrenci bulamayan üniversite, öğrenci çekebilmek için indirim üstüne indirim yapıyor, hocalar okulu cazip hale getirebilmek için bırakın sınıfta bırakmayı, talebeye sınıf atlatıyorlardı, sınıf! Üstelik aynı zamanda bir ilahiyatçı da olan Newton, buluşlarının bilimsel sonuçlarından çok, kafasındaki din kavramı açısından taşıdığı anlamla ilgileniyor, Hıristiyanlığın dünyaya nasıl yeniden hakim olacağını tahmine çalışıyordu. Bunun için ayrı bir kitap bile yazdığını biliyoruz. Üstelik zat-ı devletleri, büyücülükle de iştigal ederdi. Hatta bu yüzden adı, çağdaşları arasında “son büyücü”ye dahi çıkmıştır.

Daha ‘bilimsel devrim’in Müslümanlardan çalınan bilgilerle yapıldığı üzerinde durmadık. Galile’ye ‘süredurum ilkesi’ni ilham veren Nasirüddin Tusi’nin 13. yüzyıldaki buluşundan haberimiz yoksa saf saf Avrupa’daki bilimsel devrim yalanına inanmaya devam ederiz elbette.

6. Sanayi devrimi yalanı

Bir “sanayi devrimi” lafıdır gidiyor. Orta malı siyasetçisinden mahalle mektebi seviyesine inmiş bazı üniversitelerin hocalarına kadar yığınla insan, sorgu sual etmeden, ‘Eller aya, biz yaya’ teranesini tutturmuş, Avrupa’nın sanayi devrimini gerçekleştirdiğini, bizimse bu ‘evrensel gelişme’yi ıskalayıp çağdaşlık trenini kaçırdığımızı tekrarlıyorlar.

Nasıl “bilimsel devrim”, tarihçilerin, seçtikleri bir zaman dilimine yüzyıllar sonra yapıştırdıkları bir yafta ise, “sanayi devrimi” de 19. yüzyılın ortalarına doğru coşkuyla keşfedilmiş ve bu yüzden bazı özellikleri abartılmış jenerik bir terimdir. Filmin jeneriği, filmin kendisi olabilir mi?

Sanki Sanayi Devrimi bütün Avrupa’da aynı anda olmuş bitmiş bir olay gibi sunulur bize. Halbuki İngiltere’de giderek hızlanan ve istikrarlı bir tarzda gelişen sanayileşme, Fransa’da ağır aksak ilerlemiş ve büyük ölçüde İngilizleri taklit etmiştir. İngiltere’ye adamlar yollanmış ve hem makine, hem de işçi getirtilmiştir. Böylece Fransa için bir Sanayi Devrimi’nden değil, olsa olsa İngiliz makine sisteminin girişinden söz edebiliriz.

Bilimsel buluşların Sanayi Devrimi’ni hazırladığı iddia ediliyor. Hiç alakası yoktur. Mesela buhar gücüyle çalışan makineyi tasarlayan James Watt bilim adamı değil, amatör bir mucitti. Çelik sanayinin babası kabul edilen John Wilkinson bir işadamıydı. Tekstil dokuma tekniğinde çığır açan iplik eğirme makinesi tasarımını başkasından araklayan Samuel Arkwright, inanmayacaksınız belki ama bir berberdi!

Başka kuşkular da var. Mesela “Sanayi Devrimi’nde geçtiği ileri sürülen sahneler, ancak 70 yıl sonra yaşanmış olabilir.” diyor Minnesota Üniversitesi’nden Herbert Heaton. Yani sonraki yıllarda cereyan etmiş olayları önce olmuş gibi gösterme numaraları da söz konusu. Düşünün bir, İngiltere’de 1830’larda bile pamuk işçilerinin sayısı, evlerde çalışan halayıkların sayısından azdı. 1850’de Yorkshire şehrinde yün eğirme işinin hâlâ elle yapıldığını gösteren kanıtlar mevcut. Hatta 1877’de, makinelerdeki kadar ucuza elle dokuma yapan bir imalatçı yaşıyordu İngiltere’de. Bu Fransa ve Almanya için haydi haydi böyleydi.

Sanayileşme sadece üretim artışıyla değerlendirilemez. Önemli olan hangi bedeller karşılığında başarıldığı değil midir? İngiltere’de uyuşturucu neden yaygındır bilir misiniz? Fabrikalarda geçen uzun gecelerde anneler bebeklerini uyutmak için afyon kullanıyorlardı da ondan. Tarih, ne yazık ki acımasızdır.

7. Galile’nin yargılanması yalanı

Bilim-din çatışması denilince ilk öne sürülen örnek, Galile’nin yargılanmasıdır. Kendilerinin “aydınlık” tarafta bulunduklarına adları gibi iman etmiş çevreler, “karanlık”ı temsil eden Ortaçağın ve Kilisenin baskı ve işkencelerine karşı direnen(!) bu soylu kahramana alkış tutarlar.

Oysa Galile’nin yargılanması diye bir olay cereyan etmemiştir. Af edersiniz, şöyle düzelteyim; yargılanmıştır ama bu, dostlar alışverişte görsün kabilinden bir yargılamadır ve Galile’yi mahkûm etmek bir yana, onu muhtemel fanatik hücumlarından kurtarmak için düzenlenmiş bir mizansenden ibarettir. Kendisini yargılayan Kardinaller, Galile’nin okul arkadaşlarıydı. Unutmayalım ki Galile, kilisenin bünyesindeki bilim adamlarındandı. Nitekim Papa da eski bir arkadaşı oluyordu. Hatta iki kızını rahibe olmaları için manastıra kapatan da bilim güneşimiz Galile’den başkası değildi.

Üstelik Galile’nin yargılanış sebebi, Dünya’nın Güneş’in etrafında dönmesi gibi bilimsel düşünceleri değil, bağlı olduğu, bağlı olmak ne kelime, bizzat içinde bulunduğu Katolik Kilisesi’ne itaatsizliğidir; yani kilise içi bir meseleyle karşı karşıyayız. Papa’ya, teorisini bir varsayım olarak sunacağına söz verdiği halde, bu sözünü tutmayan ve kitabını bildiği gibi bastıran Galile’nin arkadaşları tarafından gerçekleştirilen bir kurtarma operasyonudur yargılama. Anlayacağınız, Galile bahane, onun üzerinden dinin mutlaka bilime karşı olması gerekiyormuş gibi bir sözde gerçeklik üreterek nasiplenenler şahane!

8. Siyonizm yalanı

Yahudi meselesi, bir Avrupa sorunuydu; ama İslam âlemine fatura edildi. Avrupa, yüzyıllar boyu uğraştı durdu Yahudilerle. Şehrin içine bile almadı onları; mahallelerini yaktı, kovdu, dövdü, öldürdü, mallarını müsadere etti. Aynı dönemde ise İslam âleminde Yahudilerin keyiflerine diyecek yoktu.

Öte yandan Siyonizm’in babası Theodor Herzl’in II. Abdülhamid’e Avrupa’yı şikâyet etmesi gerçekten tuhaftı. Bir Ortadoğu kavmi olan Yahudiler, kendilerini Avrupa’ya sürgün edilmiş gösterip yerlerine dönmek isterken, Abdülhamid onları kullandığını Avrupa’nın biliyordu. Nitekim tekliflerini reddedince haklılığı gün gibi ortaya çıktı; onu devirmekten tutun da Çanakkale’de bize karşı savaşmaya kadar pek çok komplo ve girişimin başında Siyonistler yer alacak, İngilizlerin yedek güçleri, daha doğrusu “Asya’ya karşı Avrupa kalesinin suru”, “barbarlığa karşı uygarlığın uçbeyleri” olarak harekete geçeceklerdi. Hâlâ da öyle değil mi?

Daha da acı olanı, “topraksız bir halk” dedikleri Yahudilere, “halksız bir toprak” olarak sundukları Filistin’in durumuydu. Milyonlarca Müslüman ve Hıristiyan Filistinli yaşamasına rağmen (nüfusun yüzde 95’ini oluşturuyorlardı), Filistin toprağı boş bir arazi olarak sunuldu dünyaya. Ancak şimdi aynı trajedi, hem de kat be kat fazlasıyla Filistin halkı için geçerli, yani toprakları ellerinden alınmış durumda. Ne var ki, o hayırhah Avrupa’nın kılı kıpırdamıyor. Neden? Çünkü İsrail devleti, Ortadoğu üzerinden geçecek stratejik hammadenin, yani petrolün kontrolü için gerekliydi ve bunun, Yahudi halkına insanî yardımla herhangi bir alakası yoktu.

 9. Doğu despotizmi yalanı

17. yüzyıla kadar Çin, Hint ve İslam âlemlerine oranla epeyce geride bulunan Avrupa, kendisi haricindeki medeniyetlere bilinçli bir çamur atma stratejisini izledi. Ağır bir aşağılık kompleksi içindeydi. İşte bu strateji doğrultusunda Doğu’nun despotik bir yönetimi olduğu tezi ortaya atıldı ve Marx’tan Weber’e, hatta bugünkü bazı akıldanelerimize kadar pek çok kafayı iğfal etmeyi başardı.

Oysa Lucette Valensi gibi araştırmacıların da ortaya koyduğu gibi, bu, Avrupa zihniyetinin, gerisinde bulunduğu Doğu’yu gözden düşürme ve onun üzerinden kendi kimliğini üretme mücadelesinin bir parçasıydı. Ancak Voltaire ve Althusser gibi iki büyük düşünür bu yalanı yutmamış ve asıl despotizmin Avrupa’da yaşandığını, Avrupalı düşünürlerin, kendi ülkelerindeki despotizmi, dışarıya yansıtarak, yani Doğu’yu istismar ederek okurlarına anlattıklarını, artık Osmanlı’nın yakasından düşme vaktinin geldiğini dile getirdiler. Ne ki, bu tatlı yalanın ısıttığı sıcak yataktan kalkmaya kimse razı değildi.

10. Batı’nın üstünlüğü yalanı

İktisat ilminin kurucularından Adam Smith, 1770’lerde Çin teknolojisinin Avrupa’dakinden ileri olduğunu itiraf ediyordu, biz ise 18. yüzyılda Avrupa’nın dünyanın en ileri uygarlığı olduğunu savunmaya devam ediyoruz. Neden acaba? Şundan sanırım: Beyinlerimiz keşifler, icatlar, Rönesans, Aydınlanma, Bilimsel Devrim gibi bir sürü Avrupa yalanıyla tıka basa doldurulmuş durumda. Böyle olunca, dünyanın diğer bölgelerinde neler olup bittiğiyle ilgilenmiyor ve daima skora takılıyor gözümüz: Ne olsa maçın kazanılıp kazanılmadığı önemli.

Öyleyse Hodgson ve Blaut gibi birinci sınıf tarihçilerle sesimizi gürleştirelim: Avrupa’nın “gelişmesi”, Afrika ve Asya karşısında uzun süren geri kalmışlığını telafi etmeye ancak 1800’lerde yetecekti. Avrupa, dünyanın diğer kısımlarındaki gelişmelerden o kadar uzak kalmıştı ki, şu meşhur keşiflerle bir parça nefes alabilmişti. Bu açılma da, Asya ekonomilerinin tarihinde pek çok defa vuku bulan bir gerileme anına denk gelmiş, Osmanlı ve Çin dahil Doğu’nun başlattığı bir küreselleşme dalgasının üzerine binmişti. İşte Avrupa bu sayede kıyıda köşede kalmaktan kurtulup küresel ekonominin motoru olabildi.

Son sözü Hodgson’a bırakmak en iyisi. Ona göre, modern dünya ile Batı, aynı şeyler değildir. Modernlik, Afrika, Asya ve Avrupa’nın beraberce inşa ettikleri bir oluşumdu. Yüzyıllar süren bu hazırlık döneminden kârlı çıkan bölge, fırsatları değerlendirmeyi bilen ve bir katalizör rolü oynayan Avrupa oldu. Şartlar orada birbirine kavuştu ama kavuşmayabilirdi de. Modernlik Çin’de veya İslam âleminde de ortaya çıkabilirdi (tabii oralara mahsus görünümleriyle). Asya ve Afrika’nın muazzam bilgi birikimi ve ticaret ağı olmasaydı, Avrupa’daki modern dönüşüm hayal dahi edilemezdi.

Düşünün ki, Vasco da Gama bin bir zahmetle Ümit Burnu’ndan dolaşıp Hindistan’ın Kalküta limanına indiğinde İspanyolca konuşan bir Tunuslu Müslüman tüccarla karşılaşmış ve pek şaşırmıştı. Haklıydı, çünkü buraları bilmeyen tek medenî kıta, Avrupa’ydı.

Mustafa Armağan

 

Kaynak

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Cuma, Ekim 17 - Ali Bayram: ABD'deki üniversiteye bir dolar bile ödeme yapma

Kategori: Haber

Ali Bayram: ABD'deki üniversiteye bir dolar bile ödeme yapmadık
Fethullah Gülen'in misyoner okuluna 2 milyon dolar bağış yaptığı yönündeki haberlerin gerçeği yansıtmadığı ortaya çıktı. Gülen'in ya da onun adına hareket ettiği iddia edilen Dr. Ali Bayram'ın, Hardford Seminary Üniversitesi'nin yönetimine tek bir dolar bile ödemediği belirtildi.
Ali Bayram, üniversite bünyesinde İslam kürsüsü kurulması için sponsorluk anlaşması imzaladıklarını söyledi

Üniversite yönetimi de web sitesinde para ödendiği yönündeki haberleri yalanladı. Gülen'in avukatlarının yaptığı açıklamada iddiaların müvekkilleri ile hiçbir ilgisinin bulunmadığını belirterek, Dr. Bayram'ın da Gülen'in yeğeni olmadığı ifade edildi. Üniversite ile bir anlaşmaya vardıklarını kaydeden Dr. Ali Bayram ise Hardford Seminary'nin misyonunun değiştiğine işaret etti. Bayram, "Sponsorluk anlaşmamız İslamî kürsünün kurulmasını ve öğrencilerin akademik projelerinin desteklenmesini amaçlıyor." yorumunu yaptı.

Hartford Seminary Başkanı Heidi Hadsell de internet sitesinde yaptığı açıklamada, "Ne yazık ki, Ali Bayram tarafından yapılan bu önemli girişim, tam da anlaşma aşamasında yanlış yansıtılmıştır. Hartford Seminary ve Dr. Ali Bayram bu aşamada iyi niyet beyanı imzalamıştır. Bu anlaşma, eğer Dr. Bayram, önerdiğimiz fikri destekleyecek sponsorlar bulmayı başarırsa, bahsettiğimiz akademik ve ilmi faaliyetleri gerçekleştirme amacıyla yapılacaktır. Hartford Seminary'nin para aldığı iddiası da doğru değildir." dedi.

'Rahip okuluna 2 milyonluk bağış' başlığı ile sunulan haberlerde yanlış anlamalar ve bilgi eksikliği var. Haberlerde ismi geçen Dr. Ali Bayram dün bir açıklama yaptı. "Bunları düzeltmeyi vicdani bir borç sayıyorum.'' diyen Dr. Bayram, şöyle devam etti: "Üniversite yönetimi ile 1999 senesinden itibaren devam eden diyaloğumuz neticesinde okul bünyesinde bulunan İslami İlimler Fakültesi'ni büyütüp geliştirme ve bu fakülte öncülüğünde İslam'ın doğru tanıtılması için panel, konferans ve çeşitli akademik çalışmaların düzenlenmesinde ortak bir düşünceye varılmış, tecrübelerimizle ve gücümüzün yettiği ölçüde maddi olarak bu çalışmalara katkıda bulunacağımız ifade edilmiştir."

Açıklamada Hartford Seminary'nin 150 yıllık köklü bir üniversite olduğu ve misyoner okulu olarak kurulan kurumun son 50 yıllık mazisinde misyonunu değiştirerek semavi dinler ve din mensupları arası diyalog merkezi şeklinde çalışmaya başladığı bilgisine yer verildi. Bünyesinde Hıristiyanlık, Yahudilik ve İslamiyet'le ilgili çalışmalar yapılan okulda dünyanın dört bir tarafından gelen öğrenciler lisansüstü (master, doktora) öğrenim görüyor.

Okula mali yardım yapıldığı iddialarına da açıklık getiren Bayram şunları söyledi: "Gazetelerdeki 2 milyon dolar gibi bir bağışın yapıldığı bilgisi doğru değildir. Üniversite yönetimine ödenmiş tek bir dolar yoktur. İslami kürsünün kurulup geliştirilmesini amaçlayan sponsorluk anlaşmamız lisansüstü öğrencilerin akademik projelerinin desteklenmesinden ve İslamiyet ile ilgili konferansların düzenlenmesine katkıdan ibarettir. İslamiyet'in imajının maalesef günden güne kötüye gittiği ABD'de bu tür akademik çalışmalara büyük ihtiyaç vardır. Dinimizin doğru anlatılmasının ve özündeki barış mesajının iletilmesinin medeniyetlerarası diyalog ve hoşgörünün tesisine yapacağı hizmet tartışılmazdır."

Gülen'in avukatı: Gerçek dışı iddiaların müvekkilimle ilgisi yok

Fethullah Gülen'in avukatı Orhan Erdemli, Hartford Seminary'ye 2 milyon dolar bağış yapıldığına ilişkin olarak bazı medya kuruluşlarında çıkan haberlere açıklama getirdi. Dr. Ali Bayram'ın Gülen'in yeğeni olmadığı belirtilen açıklamada haberde yer alan iddiaların tamamen gerçek dışı ve saptırmadan ibaret olduğu kaydedildi. Erdemli, açıklamasında, "Söz konusu gerçek dışı iddialarla müvekkilim Fethullah Gülen'in hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Bununla birlikte bazı basın yayın organlarının her fırsatta Sayın Fethullah Gülen hakkında gerçek dışı iddialarda bulunmasının yasalarla ve basın özgürlüğü ile bağdaşmadığını kamuoyunun takdirlerine sunarız." dendi.

 

İstanbul, Zaman

15/11/2006

kaynak: Zaman Gazetesi

ilgili haber: Misyoner okuluna 2 Milyon Dolar

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Salı, Ekim 14 - Misyoner okuluna 2 milyon dolar

Kategori: Haber

İSTANBUL

Fethullah Gülen Cemaati’nin ABD’deki Hartford Seminary Papaz Okulu’na 2 milyon dolar bağış yaptığı açıklandı. Turkish Amlerikan Journal internet sitesinde yer alan habere göre bağış, İslam ve Hıristiyan-Müslüman İlişkileri Bölümü altında çalışacak Modern İslam Kürsü’nün kurulması için yapıldı.

Hartford Seminary Halkla İlişkiler Müdürü David S. Barrett konuya ilişkin geçen perşembe günü yaptığı açıklamada, ’okulun tarihinde ilk defa Müslüman bir cemaatten bu kadar büyük bağış aldığını’ belirtti. Bağışın Fethullah Gülen cemaati adına Dr. Ali Bayram tarafından yapıldığı bildirilirken, Dr. Ali Bayram, "Bu para İslamın yanlış anlaşılmasını önlemek amacı ile Modern İslam Kürsüsü kurulması için verildi" dediği kaydedildi. Açıklamada bağışın İslami kurallara göre toplanan paralardan sağlandığı, kumar, alkollü içki ve sigara satışından elde edilmediğine dikkat çekildi.

Barrett, okulun uzun yıllardan beri Gülen Cemaati ile çalıştığını belirtirken şunları söyledi:

"Bu cemaat İslam adına şiddeti reddetmektedir. Bu cemaatin çok sayıda öğrencisi ve din adamları buradaki papaz okuluna gelip araştırma yapmaktadırlar. Gülen’nin takipçileri İslam’dan taviz vermeksizin modernizmi, diyaloğu, hoşgörüyü ve demokrasiyi savunmaktadırlar."

Papaz Okulu Başkanı Heidi Hadsell de "Bu 2 milyon dolarlık bağış; Modern İslam üzerine araştırma, eğitim yapmak ve elde edilen sonuçları günümüz dünyasına ilan etmektir" dedi.

Gülen Cemaati’ne yakın bir kaynak Hürriyet’e yaptığı açıklamada kürsünün kurulması konusundaki anlaşmayı doğruladı. Ancak rakamın daha az olduğunu, düzeltilmesi için başvuracaklarını söyledi.

 

kaynak: http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=5431936

 

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Salı, Ekim 14 - Bakan Gül: Sünnet düğününe geldim milletvekili oldum

Kategori: Haber



Oktay ENSARİ/ KAYSERİ, (DHA)

BAŞBAKAN Yardımcısı ve Dışışleri Bakanı Abdullah Gül, 15 yıl önce Suudi Arabistan'daki İslam Kalkınma Bankası'ndaki görevinden oğlu Münir'in sünnet düğünü için geldiği Kayseri'de politikaya atıldığını anlattı.

‘Kayseri Meşhurları' kitabına siyasete giriş öyküsünü anlatan Gül, “Oğlumun sünnet düğünü için Kayseri'ye geldiğimde erken seçim kararı alınmıştı. Refah Partisi'ndeki yakın ve dostlarım ısrarlı teklifleriyle aday oldum ve Kayseri milletvekili seçildim” dedi.

Kayseri'nin siyaset, ekonomi, sanat, spor ve bilim dünyasında isim yapmış 188 ismin hayat hikayeleri ve özel anıları, 610 sayfalık ‘Kayseri Meşhurları' kitabında bir araya getirildi.

İrfan Birol, Emir Kalkan ve Murat Yerlikhan'ın yazdığı, ‘Mazaka Yayınları' tarafından yayınlanan ‘Kayseri Meşhurları' kitabındaki ‘Siyaset bölümünde' Abdullah Gül’ün siyasete nasıl atıldığı anlatılırken, yaşamı dile getirildi. Çocukluk ve gençlik fotoğraflarının yer aldığı kitapdaki 9 sayfalık yazıda, ‘Abdullah Gül söylüyorsa doğrudur' dedirtecek kadar güven kazanmış bir siyasetçidir. Yeniliğe açık ve dışa dönük bir yüz” denildi. Gül ile ilgili olarak yazıda, kentin önde gelenlerinin, işadamları ve siyasetçilerin Abdullah Gül ile ilgili görüşleri de dile getirildi.

Büyük bölümü hayatta olan 188 ünlü Kayserili'nin hayat hikayelerinin ve özel anılarının kaleme alındığı 2 bin adet basılan kitabın yazarlarından ‘Mazaka Yayınevi' sahibi İrfan Birol, kitabı 2 yıllık titiz çalışma sonucu hazırlayıp yayınladıklarını, Türkiye'de iz bırakan Kayserililer'in hayat hikâyelerinin ve ilginç anılarının yer aldığını söyledi. İrfan Birol, yaşayan ünlülerin çoğuyla yüz yüze söyleşiler yaptığını ve nostaljik fotoğraflarla bu söyleşileri renklendirdiğini belirterek, “Tarihe ışık tutacak, belgesel nitelikli bu kitabımızda 10 ayrı bölümde ünlü Kayserililer'in yaşam öykülerini, ticarette, sınaileşmede ve hayırseverlikde yaptıklarını dile getirmeye çalıştık” dedi.

Kitapta Selçuklu sultanlarından Alaeddin Keykubat'tan, Türk mimarisinin babası sayılan Mimar Sinan'a, Gevher Nesibe Sultan'a, iş dünyasında Sakıp Sabancı, Rifat Hisarcıklıoğlu, Kemal Dedeman, Demir Karamancı, Halit Cıngıllıoğlu, Halit Narin, Kadir Has, Tuncay Özilhan, siyaset alanında Turhan Fevzioğlu'ndan, Alpaslan Türkeş'e, KKTC eski Başbakanı Derviş Eroğlu'na Abdullah Gü'’e, sanat alanında Amerikalı yönetmen Elia Kazan, Ali Rıza Önder, Behçet Kemal Çağlar, Dadaloğlu, Hasan Kaçan, Ahmet Ahmet Gazi Ayhan gibi 188 ünlü Kayserili, tarih, basın, bilim-bürokrasi, ilahiyat, iş dünyası, sanat, sivil toplum, siyaset, spor ve tasavvuf konu başlıklı 10 ayrı bölümde toplanarak, fotoğraflarıyla yaşam öyküleri anlatıldı.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Kaçacağım bir gün buralardan, Gözlerimi kapatıp, gökkuşağı düşleyerek... Al beni rüzgar götür uzaklara, götür sonsuza...

Bağlantılar

• Ana Sayfa
• Profilim
• Arşiv
• e-posta

Kategoriler

Arkadaşlarım

• genocide
• mufreze